07 Kasım 2009 Cumartesi

KARI KOCA DİYALOGLARI

ADAM : Çorabım nerede?

KADIN : Bilmiyorum, hiç aramadı.

ADAM : Kusura bakma sevgilim, ben çıplak ayakla hiçbir espiriye
gülemiyorum.

KADIN : O zaman çorabını giy, zira ben espiri yapmaya devam edeceğim.

ADAM : Bulabilsem giyeceğim.

KADIN : O halde çorabını bulunca haber ver

ADAM : Son kez soruyorum, çorabım nerede?

KADIN : Hayatım çorabını rehin almışım gibi davranma. Ne bileyim ben.
Aynı evde yaşmaya başladığımızdan beri sen hep bu soruyu sorarsın ve
ben hep aynı yanıtı veririm: Çoraplarının takipçisi değilim.

ADAM : Ama ben değişik bir yanıt alma umudumu umutsuzca sürdürüyorum.

KADIN : Çoraplarını birbirine sokup top yaptıktan sonra evin en ücra
köşesine atmaktan vazgeçsen daha iyi değil mi?

ADAM : Lütfen şu çorap brifingine bir son verebilir misin ?

KADIN : Bu telaşının sebebi nedir acaba ?

ADAM : Geç kaldım.

KADIN : Nereye?

ADAM : Gitmem gereken yere.

KADIN : Neresi orası?

ADAM : Bilmiyorum.

KADIN : Bilmediğin bir yere nasıl gideceksin ?

ADAM : Tarif üzerine.

KADIN : Gürbüz...

ADAM : Efendim ?

KADIN : Ne oluyor?

ADAM : Yok bişey, çorapsızım ve geç kaldım hepsi bu.

KADIN : Kiminle buluşucaksın ?

ADAM : Bilmiyorum.

KADIN : Bilmediğin bir yerde tanıamdığın birisiyle buluşmaya
gidiyorsun ?

ADAM : Evet. Ayrıca çorabımın nerede olduğunu bilmiyorum. Bugün
hiçbişey bilmiyorum.

KADIN : Gürbüzcüüm, sinirlenmeye başlamamın senin için bir sakıncası
varmı ?

ADAM : Hayır yok, zaten ben de sinirliyim.

KADIN : Nereye gidiyorsun be adam?!

ADAM : Bir okurumla buluşacağım. Beyoğlu'nda bir cafede.

KADIN : Okurunla ha ? Bir tahminde bulunmak istiyorum izninle, bu bir
KADIN değil mi ?

ADAM : Bilmiyorum.

KADIN : Bir şeyi de bil be ADAM!?

ADAM : Bana ikinci kez "be ADAM" dedin. İstersen üçüncü hakkını
kullanma!

KADIN : O zaman sen de biraz daha açıklayıcı konuşmaya başla istersen.
Mesela bu okurunun adı ne ?

ADAM : Nurten.

KADIN : Adı Nurten ama, sen KADIN olup olmadığını bilmiyorsun?

ADAM : Canım sadece isimden bunu anlayamazsın ki. Benim bir arkadaşım
vardı mesela, ismi Gülten'di.

KADIN : Ve erkekti öyle mi?

ADAM : Hayır, kadındı ama bir sürü erkek adaşının olduğundan söz
etmişti....

KADIN : Gürbüz sabrımın sınırını merak ediyorsan hemen seni
aydınlatıyım, tam ordayız. Yani bir adım daha atarsan sınırdışı
olacaksın haberin olsun! Nerede tanıştınız bu kadınla ?

ADAM : Henüz tanışmadık, tanışmaya gidiyorum işte.

KADIN : İyi de tanışma isteğini bir şekilde belli etmiş olmalı değil
mi ? Yoksa sen hiç bilmediğin birinin seninle tanışmak istediğini
nerden bileceksin ?

ADAM : Bu kız ya da erkek, her neyse bana sürekli mail gönderiyordu ve
hep tanışma isteğini dile getiriyordu, sonunda ben de tamam buluşalım
dedim... Olay bundan ibaret .

KADIN : .....Güzelll.

ADA M : ............ ......

KADIN : Bir cafede ha ?

ADAM : Evet.

KADIN : Hoş bir kahve kokusu ... Beyoğlu'nda olduğuna göre,
entelektüel bir hava... Belki uzaktan duyulan bi pipo aroması...
Dipten gelen enstrümantal bir etnik müzik... Ve bir yazarla bir okurun
tadına doyulmaz edebiyat sohbeti.

ADAM : Çok güzel anlattın, bir tek şey dışında çorapsız bir yazarla
bir okurun sohbeti .

KADIN : Akşam da bir bara gidersiniz herhalde.

ADAM : Saçmalama.

KADIN : Ne var bunda canım? Daha Nurten'in kadın olup olmadığı bile
belli değil.

ADAM : ... Başka temiz çorap da yok, Allah kahretsin.

KADIN : Canım bu kadar sıkı giyinmene gerek yok zaten. Belki de
yakında soyunacaksın.

ADAM : Nasıl yani?

KADIN : Nurten kadınsa yani !

ADAM : Biraz abartmıyor musun ?

KADIN : Sevgilim eğer uygun bir bulamazsanız buraya getir, ben anneme
giderim ne olcak ?

ADAM : Karıcığım ben bir yazarım ve bir okurum benimle şahsen tanışmak
için yoğun bir çaba harcadı. Ben de sonunda tanışmayı kabul ettim,
bütün mesele bundan ibaret; lütfen bilimkurgu hikayeleri anlatma.

KADIN : Tabi canım tabi.... O yüzden bir saattir gözünün önündeki
çorapları görmüyor ve boncuk boncuk terliyosun.

............ ...


Alıntı

masal... kıssadan hisse..!

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış.

"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader....

Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük...

Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor,

ee balık yakalayacak halimiz de yok...

N'aapsak?"

Bir tanesi "En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM" demiş,

"iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş...
Tam dişimize göre!"

Olur mu? Olur.

Hücum!

Ama evdeki hesap çarşıya uymamış;

Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer...

Örgütleniyorlar oluyor lar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış .

Aslanlar aç bilaç.

N'aapsak, n'aapsak?

"Tilkiye danışalım" demişler.

Tilki "kolay" demiş,

"Beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi
halledeyim.. ."

Kabul etmişler.

Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş,

"saygıdeğer öküzler" demiş,

"aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar.. . Ama

Şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, İŞTE SORUN O...

Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, VERİN ŞU SARI ÖKÜZÜ,

KURTULUN KARDEŞİM, HUZUR İÇİNDE YAŞAYIN!"


Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, **
**
"BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN" **

mantığıyla, verivermişler sarı öküzü...

Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün....

Tilki gene gelmiş.

"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz"
demiş ve

eklemiş: "Ama şu BENEKLİ ÖKÜZ var ya, benekli öküz,
o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş,
canları çekiyor, VERİN, KURTULUN!"

Öküz heyeti düşünmüş, **
**
"OTLAĞIN SELAMETİ İÇİN" ** Ver Kurtul!

Teslim etmişler benekli öküzü...

Üç gün, dört gün...
Tilki gene gelmiş.

KUYRUĞU UZUN OLANI...

BURNU BEYAZ OLANI...

TOMBUL OLANI...*
*
Tek tek alıp, gitmiş öküzleri.

Otlak seyrelmiş.
Aslanlar semirmiş..

Bir gün... Tilki gelmemiş!
Gerek kalmamış çünkü.

Doğrudan Aslan gelmiş.
**
"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz,
adamı hasta etmeyin" demiş.**

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, **
**
"KEŞKE SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK" demişler, ama İŞ İŞTEN GEÇMİŞMİŞ.**
***
İşte böyle çocuklar...
Öküzlük böyle bir şeydir işte. .




BU POLİTİKA SİZE BİR YERDEN TANIDIK GELDİ Mİ? :)

14 Ekim 2009 Çarşamba

İşte yeni kimlik kartlarımız


Nüfus cüzdanında devrim gibi yenilik.
Tek kimlik kartına dünyalar sığdırıldı.
Kartta güvenlik önlemleri üst düzeyde.

TÜBİTAK tarafından tamamen milli olanaklar kullanılarak geliştirilen ve 2010'dan itibaren nüfus cüzdanının yerine kullanılması hedeflenen akıllı kimlik kartları, kopyalanma riskine karşı görünürde 7 üstün güvenirlikli önlemle korunuyor.

TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsünde (UEKAE) geliştirilen Akıllı Kart İşletim Sistemi (AKİS) Proje Sorumlusu Mustafa Başak 2010'dan itibaren tüm Türkiye'de uygulanması planlanan elektronik kimlik kartının teknolojik özelliklerini anlattı.


Akıllı kartın en başta akıllı kart tabanlı ulusal kimlik kartı olarak nüfus cüzdanının yerini alacağını aktaran Başak, kartın ayrıca sürücü belgesi, pasaport, e-devlet uygulamalarında kimlik doğrulama amaçlı bir belge olacağını ve SSK karnesi, Sağlık Bakanlığı sertifikalarında, Maliye Bakanlığının vergi uygulamalarında kullanılabileceğini belirtti.

Başak, AKiS tabanlı benzer akıllı kartların şehir kartları, kontörlü kartlar gibi belediye uygulamalarında da kullanılabileceğini anımsattı.

KRİPTOLU OLACAK
Akıllı kimlik kartının tamamen yerli kaynak ve mühendislerle son şifreleme teknolojisi kullanılarak ve uluslararası standartlara uygun yapıldığını belirten Başak, kartın "taklit edilemez" ve "tahrip ya da tahrif edildiğinde değişikliğin algılanmasına imkan veren güvenlik özelliklerinin" bulunduğunu söyledi.

Başak, akıllı kart üzerindeki ve çip içerisindeki bilgilerin elektronik ortamda, kriptografik yöntem denilen güvenlik özellikleriyle korunduğunu anlatarak, bu yöntem sayesinde kartın mükerrer basımının engellenebildiğini, Merkezi Nüfus İdaresi Sistemine (MERNİS) erişimle yazım hatalarının önüne geçilebildiğini aktardı.

Kimlik kartlarının taklit edilmesini önlemek için çeşitli güvenlik özelliklerinin uygulandığını kaydeden Başak, yapısal ve baskısal güvenlik ögelerinin yüksek çözünürlüklü makinelerce yapıldığını ve taklidinin de çok zor olduğunu vurguladı. Başak, elektronik güvenlik sisteminin taklidinin ise mümkün olmadığını söyledi.

Akıllı kartta aynen kağıt paralarda olduğu gibi dış görünürde 7 güvenlik önlemi olduğunu bildiren Başak, şöyle konuştu: "Kartın ön ve arka yüzünde kullanılan hologram teknolojisiyle ışığın geldiği açıyla şekillerin ve renklerin değişimi sağlandı. Çok özel mürekkeplerin kullanıldığı OVI teknolojisinde ise ön yüzde bulunan Türkiye haritası ışığın geldiği açıya göre üç farklı renkte görülüyor. Mor ötesi baskı yöntemiyle de ultra viyole ışığı altında görünecek şekilde ön yüzde mavi renkte "T.C" ibaresinin, arka yüzde de Türkiye haritasının ortasında mavi renkte ay-yıldız şekli gizlendi.

Mikro yazılar ile ön yüze ay-yıldız çizildi ve büyüteçle bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti yazısı görülebiliyor. Aynı baskı, arka yüzde de şerit görünümünde yer alıyor.
Meneviş baskı yöntemiyle ise kartın hem ön, hem de arka yüzünde algoritmik desenler bulunuyor. Bu desenler matematiksel bir formülle oluşturuldu. Son görüntü şifresi ise gökkuşağı baskı dediğimiz ve desen çizgilerinde kopyalamaya karşı kırmızı-turkuaz-kırmızı renk geçişleri yer aldı. Tüm bu şifreler çok özel tekniklerle üretildi ve kartın taklidini ve kopyalanmasını çok zor hale getiriyor."

İlk etapta karta bakıldığında görünür şifrelemelerde kartın sahte olup olmadığının anlaşılabileceğini dile getiren Başak, "Fakat kopyalanmasının çok zor olmasına karşın her ihtimale karşı görünür özelliklerin kopyalanma riskine karşı bu bilgilerin aynısı kartın üzerindeki çipe elektronik olarak şifrelendi. Bu çipin içinde bir oynama olduğunda, kart erişim cihazına takıldığında bilgiler teşhis edilemez. Bu taklit edilememezlik aslında, elektronik şifreleme teknikleriyle sağlandı" dedi..


Başak, kimlik doğrulama için özel yazılımlara sahip kartın ayrıca pin ve puk kodlarının bulunduğunu belirterek, yasanın çıkması halinde hazır olan parmak izi teknolojisinin de eklenebileceğini söyledi.

AKİS'in enerji dalgalanmalarından veya başkaca fiziksel koşullar sebebiyle oluşan EEPROM bellek hücrelerindeki bozulmaları tespit edip düzelten bir mekanizmaya sahip olduğunu kaydeden Başak, şifreleme, deşifreleme ve asıllama anahtarlarının birbirlerinden tümüyle ayrıldığını belirtti.

PARMAK İZİ SAKLANMAYACAK
Parmak izi, iris tanıma gibi bilgilerin Avrupa Birliği kriterlerine göre bilgisayarların veri tabanlarında saklanmasının yasak olduğunu ve bu nedenle de parmak izi şifresinin kartın içinde saklandığını aktaran Başak, "Kart sahibinin elinde olacağından, bazı basın organlarında yer aldığı gibi parmak izinin bir yerde saklanması gibi bir durum da olmayacak" diye konuştu.

Türkiye'nin akıllı kart teknolojisinde Avrupa Birliğine üye pek çok ülkeden daha ileri bir aşamaya geldiğini belirten Başak, ABD'deki kart teknolojisinin ise çip değil, optik tanıma üzerine kurulu olduğunu söyledi.

Başak, Türkiye'nin yarattığı bilgi birikimi ile akıllı kartlarda ileri teknoloji uygulayan Portekiz ve Ukrayna gibi ülkeler seviyesine geldiğini kaydederek, "Avrupa'nın henüz üzerinde çalıştığı bir sistemi Türkiye uygulamaya başladı bile" dedi.

SEÇİMLERDE MÜKERRER OYA DA ENGEL OLACAK
Elektronik kimlik uygulamasının özellikle genel ve yerel seçimlerde güvenli ve sağlıklı oy kullanılmasına olanak sağlayıp mükerrer oy kullanılması ihtimaline son verilebileceğini dile getiren Başak, sağlık uygulamalarında da sahibinin izni ile erişilebilen hastaya özel bazı bilgilerin de kartta saklanabileceğini bildirdi.

Başak, akıllı kart uygulamasının 1 Eylül 2008 itibariyle Bolu'da pilot çalışmalarının başlatıldığını anımsatarak, ilk aşamada bu yılın sonuna kadar 10 bin adet kartın Bolu merkezde dağıtılacağını ve ikinci aşamada da Mayıs 2010'a kadar 300 bin kart dağıtımının yapılacağını belirtti. Başak, dağıtılan kartların, 67 eczane, 1 hastane, 8 aile hekimliğinde kullanılmaya hazır olduğunu da bildirdi.

08 Ekim 2009 Perşembe

POLİSİ NASIL ÇAĞIRIRSINIZ ?

Meridian, Mississippi'de oturan 82 yaşındaki George Phillips, yatmaya giderken, karısı George'a yatakodası penceresinden bakarak bahçedeki kulübenin ışığını açık bıraktığını söyler.

George arka kapıyı açıp ışığı kapatır fakat kulübenin içinde hırsızların saklandığını farkeder.
Hemen polisi arar ve durumu bildirir. Polis ona hırsızların evin içinde olup olmadığını sorar. George 'Hayır.' der. Bunun üzerine polis 'Şu anda tüm birimler meşgul. Kapınızı kitleyin. Memurlardan biri müsait olduğunda yanınıza gelecektir.' der.


George 'Tamam.' der. Telefonu kapatır ve 30'a kadar sayar. Ardından tekrar polisi arar ve der ki 'Merhaba, Birkaç saniye önce bahçe kulübemde hırsızlar olduğunu bildirmek için aramıştım. Bu konu hakkında daha fazla endişelenmenize gerek kalmadı çünkü az önce hepsini vurdum.' ve telefonu kapar.

Beş dakika içerisinde, altı polis arabası, bir SWAT Ekibi, bir Helikopter, iki itfaiye aracı, bir paramedik, ve bir Ambulans Phillips'lerin evindedir ve hırsızlar suçüstü yakalanmışlardır.

Polislerden biri George'a, 'Yanılmıyorsam onları vurduğunu söylemiştin!' der.

George ise şöyle yanıtlar; 'Yanılmıyorsam tüm birimlerin meşgul olduğunu söylemiştiniz!'

(Gerçek bir hikayedir)

Yahudilerin muhteşem aklı ve bizim hesapsızlığımız‏‏

Çamaşır makinelerinde kireç koruyucu olarak kullanılan Calgona 1 yıl
içersinde verdiğimiz toplam para ile koruduğumuz rezistansı 4 defa
yenisi ile değiştirebileceğimiz gerçeği beni reklamın insanlar
üzerindeki etkileri konusunda daha çok düşünmeye sevk etti.
Uzun zamandır Calgon ile ilgili reklamlar nedeniyle ben de, bir çok
tüketici gibi Makinemin rezistansında sorun yaşamamak için Calgon
kullanan biriyim. Bugüne kadar, 'Calgon marka kireç koruyucu
kullanmasam ve makinem arızalansa,bana servis ücreti ilebirlikte bir
rezistans kaça mal olur'sorusunu, doğrusu kendime hiç sormadım.

Gelin şimdi bu soruyu kendimize soralım ve örneğin Vestel Marka
(WMU800–1200) çamaşır makinesi olan bir tüketicinin, hiç ! kireç
Koruyucusu kullanmadığını varsayarak, aile bütçesine ne kadar bir
yük geleceğinin hesabını birlikte yapalım:

1000 gr lık Calgon Fiyatı 8,25 YTL
1 Yıllık Calgon Fiyatı 99,00 YTL.
Rezistans+İşçilik Fiyatı 21,00 YTL
Harcanan para 4 rezistansa bedel

Yukarıdaki tabloya göre, ayda 1 Kg. lık Calgon kullanan bir
aile,Calgon' a bir yılda verdiği toplam para ile tam 4 defa
rezistansını değiştirebiliyor ve üstelik 15 lira da arttırıyor. Eğer
matematiksel bir yanlış yoksa, tasarruf sağlayan Calgon ile ilgili
olarak yaptığım hesap ortada. Karar sizin.

Bilimsel araştırmalara bu kadar önem gösteren bir firmanın yaptığı
reklamın,tüketici üzerindeki etkilerini araştırmak için sokağa
çıkarak,'Calgon ne işe yarar, neyi korur' sorularını sorması yeterli
olacak. Ayrıca Calgon kutusu üzerinde ürünün içeriği ile ilgili hiçbir ibare! yok.

Firma yetkilisi bu sorumuza da, 'kanuni bir zorunluluk olsaydı, koyardık' demekle yetindi. Oysa ki, Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesinde de yer alan 'tüketicinin bilgi edinme hakkı'nı göz önünde bulundurduğumuzda, Calgon evrensel bir tüketici hakkını ihlal etmektedir.

Not;

Eğer makineniz çift su girişli ise ve gerektiği zaman sıcak su alıyorsa, rezistansınız hiçbir zaman zaten çalışmaz, (çünkü rezistans su ısıtır)dolayısı ile arızalanmaz, dolayısı ile Calgon kullanmanıza gerek yoktur.
Reklamlarda gösterilen 'bozuk' rezistans, muhtemelen kuyu suyu ile kullanılan bir makineden sökülmüştür.

Büyük şehirlerin hiç birinde su bu kadar kireçli değildir. İnanmıyorsanız, bulaşık makinenizin rezistansına bakabilirsiniz. Bulaşık makinesi ise soğuk su alır ve kesinlikle her yıkamada rezistansı kullanır.

Bu maili en az 10 kişiye atmak şans getirmez ama aile bütcesine katkı getireceğinden eminim...))) Sahtekar Yahudiler tarih boyunca örnekleri var..Bizi dolandırıyorlar..Hacı Şakir sabunlarının Yahudilerin olması gibi... Neden Hacı Şakir ..? Haham Şakir olsaydı Müslümanlar almazdı öyle değil mi?:)

04 Ekim 2009 Pazar

kutsal topraklar





12 Eylül 2009 Cumartesi

HAYAT GÜZELDİR

Millet olarak hepimizin başısağolsun.Bu felaketler, ki felaketler hep yanlış yönetimler, insanların doyumsuzlukları üzerine kurulmuş egoistliklerin, sonucudur. Yetkililerimiz öyle güzel açıklamalar yapıyorlar ki ; içimiz kan ağlıyor derinlere inmeyelim yeterince boş boş okuduk zaten. Sonuç "2010'nuz biz kültür şehriyiz".Benim inancım, ümidim ve güvenim bir gün tüm insanların "Bütün hazlarından vazgeçip Erdemli bir insan olabilmeye erişmiş olmaları"

Bu üçü varsa hayat güzeldir.

Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı.İçlerinden birinde şemsiye vardı.Bu inançtır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.Bu güvendir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair garantimiz yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.Bu ümittir.

Ve bu üçü varsa, hayatınız güzeldir...

10 Eylül 2009 Perşembe

Bir kadına ne verirseniz verin, onu daha da büyük hale getirir...

Bir kadına ne verirseniz verin, onu daha da büyük hale getirir...
Ona sperm verirseniz, size bir çocuk verir;
Ona bir ev verirseniz, size bir yuva verir;
Ona sebze verirseniz, size yemek verir;
Ona bir gülücük verirseniz, size yemek verir;
Ona bir gülücük verirseniz, size kalbini verir;
Ona bir şarkı söylerseniz, size Konser verir;
Kendisine verileni, çarpıp çoğaltarak geri verir...

Bu yüzden ona çamur atarsanız, karşılığında bir bataklıkta boğulmaya hazır olun!..

07 Eylül 2009 Pazartesi

FATİH'İN BEDDUASI

Islahat Fermanı’nın iki önemli düzenlemesi vardı. Birincisi, yabancılara mülk ve arazi edinme hakkı tanınmasıydı. Bu hak, kutsal yerler dışında imparatorluğun her yerinde mümkündü.

İkincisi ise başta Patrikhane olmak üzere Müslüman olmayan dinî kuruluşların hukuksal ayrıcalıkları çok daha genişletilecekti.

Tanzimat’tan sonra Islahat Fermanı ile iyice sağlamlaştırılan mülkiyet güvencesi ve hukuksal ayrıcalığı fırsat bilen yabancılar ülkeye akın ettiler.

Özellikle Batı Anadolu’da çok sayıda mülk ve geniş araziler edindiler.

Günümüzdeki gelişmelerle nasıl örtüşüyor değil mi? Şimdi Süheyl Ünver’in, İstanbul Risaleleleri adlı kitabına gelelim.

Kitapta çok ilginç bir anı aktarılıyor.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra kenti gezer. Bu sırada, kapalı bir mekândan inilti duyulur. Sesin sahibi Fatih’in yanına getirilir ve neden hapsedildiğini sorulur.

Fal da bakan, bu keşiş, İstanbul’un kuşatılma aşamasında Bizans Kralı’nın huzuruna çıkarılmıştır. Kral, İstanbul’un Türklerin eline geçip geçmeyeceğini sormuş, keşiş evet deyince de Kral’ın gazabına uğramış ve hapse atılmıştır.

Bu kez Fatih sorar, İstanbul’un Türklerin elinden çıkıp çıkmayacağı...

Aldığı yanıt şu olur:

“İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak. Lâkin öyle bir zaman gelecek ki, emlak arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.”

Fatih, bu sözler üzerine ellerini havaya kaldırarak şu bedduada bulunur:

“İstanbul’da fethettiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar.”

(Sinan AYGÜN, “Avrupa Tuzağında Mankurtlaşan Türkiye”, sayfa 100)

"Yabancılara Toprak Satmayın"


5 Ağustos 1919 Salı günü basılan İstiklal Savaşı Gazetesi, İstanbul Türk halkına şu çağrıda bulunmuştu;
“Toprak ve mülk satmayınız. Bugün vergisini veremediğiniz toprak yarın bize bir servet getirecektir. Satmayalım, mümkünse alalım.”

Akşam gazetesi bu konuda hükümetin de dikkatini çekmekte, bütçe açığının kapatılması için emlak vergisine yapılması kararlaştırılan zamdan vazgeçilmesini istemektedir. Gazete şu noktaları açıklamaktadır:

“Son istatistikler, hergün İstanbul’un Müslüman ve Türk halkının yığın yığın emlak ve arazi satmakta olduğunu göstermektedir. Türk ve Müslümanların birçoğu zaten İstanbul şehrine işleri ile bağlı değildirler. Yalnız bir kısmının toprakları ve binaları var. Eğer bunlarıda elden çıkarırsak kupkuru nüfus olarak kalacağız. Zaten bizi istemeyenlerin de istedikleri budur. Bize şimdi bol bol para veriyorlar veya verilen parayı fırsat sanıyoruz. Bu manevra karşısında şaşırmayalım. Evini, arsasını, iradını yabancıya satan her Türk şehrinin bir parçasını satıyor demektir.”

03 Eylül 2009 Perşembe

1 saatlik dost

1 saatlik dost

Bir saatlik Dost (Yaşanmış bir hikaye)

Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu Kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik. Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı aksam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda. Aynada kendimi tanıyamadım. ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde Çocuklarında bulunduğunu, damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin nöbetçi beyin cerrahı hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:
- Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!
- ...
- Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz Çok önemli bir
davetti madem.
-...
- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?
Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaş arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.

Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış, tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Ellerimi sımsıkı tutuyordu, bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi ben de tutamaz hale gelmiştim, eğildim yanaklarından öptüm. 'Bırakmayacağım seni sakin ol, Üzülme sakin' diyordum hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynısını çekiyordum. Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından. Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum. Avucumu bırakmasıyla kendime geldim. O artık aramızda değildi, bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden Lanetler yağdırıyordum. Derken beyin cerrahı hekim gelmişti. Hastanın daha doğrusu ex (Ölmüş) gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yemekli bir davetten gelmişti. Acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile. Ölen o gencecik insanin babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.

Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost. 1986

MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.

Dostluk her gün 2-3 kere telefonla konuşmak değildir...

Dostluk yapılması gereğine inanılan telefon görüşmeleri sırasında diğer insanların dedikodusunu yaparak karşılıklı bir şeyler paylaşıldığını zannetmek değildir...

Dostluk; dost bildiğin kişinin en ince detaylarını bilme ihtiyacı ve gereği değildir... Dostluk; dost bildiğin kişinin senin en karışık detaylarını bilmesi gerektiği de değildir...

Dostluk her hafta 3-5 kere görüşmek değildir...

1 ay, 1 sene, 5 sene seni aramayan, senin de aramadığın bir insani birdenbire arayıp, dertleşmek, hatır sormak istersen ve o insan da seni Geri Çevirmez ve sanki daha az Önce konuşmuşsun gibi kaldığınız yerden konuşmaya devam ederse, ve daha da Önemlisi bu 1 ay, 1 sene, 5 sene ayrılığa rağmen bu insanin başı gerçekten sıkıştığında yardımına koşacak ilk insanlardan biriysen, ve ayni şekilde onun da Öyle olduğunu biliyorsan EMINOL Kİ O kişi senin DOSTUNDUR... Sen de O'nun...

' Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz, durur. Avucumuzu kapatıp, sıkmaya başladığımız an kum taneleri parmaklarımızın arasından akmaya baslar. Bir kısmını tutmayı başarsanız da, Çoğu akıp gider. İlişkiler de böyledir. Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz. Ama diğer insanı Çok bunaltırsanız ilişki de yavaş yavaş bozulur ve biter. Hayatta pek Çok insanla karsılaşırsın Ama sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz bırakır.'

GERÇEK DOSTLARINIZI BULUP HİÇ KAYBETME DİLEĞİ İLE.....